İnsan görülmek ister.
Sevilmek ister.
Değer verilmek ister.
Birilerinin ona dönüp, “Seni görüyorum” demesini ister.
Bunda yanlış bir şey yoktur. Çünkü insan tek başına yaşayan bir varlık değildir. Başkalarıyla bağ kurar, kendisini onların gözünde de tanır.
Fakat bugün değişen bir şey var.
Artık ne kadar görüldüğümüzü ölçebiliyoruz.
Kaç kişi baktı?
Kaç kişi beğendi?
Kaç kişi takip etti?
Kaç kişi yorum yaptı?
Eskiden insan beğenilip beğenilmediğini bu kadar açık rakamlarla görmüyordu. Bugün ise cebimizde taşıdığımız küçük bir ekran bize sürekli olarak ne kadar ilgi gördüğümüzü söylüyor.
Ve farkında olmadan tehlikeli bir karışıklık başlayabiliyor:
Gördüğümüz ilgi ile kendi değerimizi birbirine karıştırabiliyoruz.
Beğenilmek İstemek Sorun Değildir
Beğenilmek güzeldir.
Takdir edilmek güzeldir.
Bir insanın yaptığımız bir şeyi sevmesi bizi mutlu edebilir.
Sorun burada değildir.
Sorun, beğenilmediğimiz zaman kendimizi değersiz hissetmeye başladığımız yerde ortaya çıkar.
Çünkü insanların ilgisi değişir.
Bugün alkışlarlar.
Yarın unuturlar.
Bugün överler.
Yarın eleştirirler.
Eğer kendi değerimizi başkalarının düşüncelerine bırakırsak, ruh halimizin anahtarını da onların cebine koymuş oluruz.
İnsanların bizi sevmesi değerlidir.
Ama kendimizi sevebilmek başka bir şeydir.
İnsanların bizi değerli bulması güzeldir.
Ama kendi değerimizi bilmek başka bir şeydir.
İşte özgürlük biraz da bu farkı anlayabilmektir.
Görünmek Başka, Görülmek Başka
Bugün binlerce insan bizi görebilir.
Ama yine de kimsenin bizi gerçekten tanımadığını hissedebiliriz.
Çünkü görünmek kolaydır.
Görülmek zordur.
Görünmek için dikkat çekmek yeterlidir.
Görülmek için kendin olmak gerekir.
Fakat insan bazen tam da görülmek isterken kendisini saklamaya başlar.
Daha çok beğenilmek için değişir.
Daha güzel görünür.
Daha başarılı görünür.
Daha mutlu görünür.
Sonra bir gün şu soru ortaya çıkar:
“İnsanlar beni mi seviyor, yoksa onlara gösterdiğim kişiyi mi?”
İşte görünürlüğün büyük çelişkilerinden biri budur.
İnsan daha fazla görünürken kendisini daha fazla saklayabilir.
Daha fazla insan tarafından bilinirken daha az insan tarafından gerçekten tanınabilir.
Yaşamak mı, Göstermek mi?
Bir yere gidiyoruz.
Fotoğraf çekiyoruz.
Güzel bir yemek yiyoruz.
Paylaşıyoruz.
Bir başarı elde ediyoruz.
Duyuruyoruz.
Bunların hiçbirinde tek başına bir sorun yok.
Fakat bir noktadan sonra kendimize şu soruyu sormamız gerekir:
Ben bunu yaşıyor muyum, yoksa gösteriyor muyum?
Çünkü bazen göstermek, yaşamanın önüne geçebilir.
Bir anın değerini o an bize ne hissettirdiğiyle değil, kaç kişinin beğendiğiyle ölçmeye başlayabiliriz.
Sonra farkında olmadan başka bir soru ortaya çıkar.
“Ben ne istiyorum?” yerine:
“İnsanlar neyi beğenir?”
İşte insanın kendi merkezinden uzaklaşması bazen böyle başlar.
Büyük kararlarla değil.
Küçük küçük.
Biraz daha beğenilmek için biraz daha kendimizden vazgeçerek.
Başkasının Vitriniyle Kendi Hayatımızı Karşılaştırmak
Sosyal medyada insanların hayatlarını görmüyoruz.
Hayatlarından seçtikleri bölümleri görüyoruz.
Başarıyı görüyoruz.
Başarısız denemeleri görmüyoruz.
Mutluluğu görüyoruz.
Sessiz ve sıradan günleri görmüyoruz.
Sonucu görüyoruz.
O sonuca gelene kadar yaşananları bilmiyoruz.
Ama kendi hayatımızı içeriden biliyoruz.
Korkularımızı biliyoruz.
Eksiklerimizi biliyoruz.
Başarısızlıklarımızı biliyoruz.
Sonra kendi hayatımızın tamamını, başka insanların seçilmiş birkaç görüntüsüyle karşılaştırıyoruz.
Bu adil bir karşılaştırma değildir.
Ve bu yarışın sonu da yoktur.
Her zaman senden daha zengin biri olacaktır.
Daha güzel biri olacaktır.
Daha başarılı biri olacaktır.
Daha çok takip edilen biri olacaktır.
Eğer değerimizi yarışarak bulmaya çalışırsak, hiçbir zaman gerçekten kazanamayız.
Çünkü insanın kendisiyle barışının rakibi olmamalıdır.
Kendini Göstermek mi, Kendini Kanıtlamak mı?
İnsan kendisini gösterebilir.
Düşüncelerini paylaşabilir.
Başarılarını anlatabilir.
Bunlar doğaldır.
Fakat kendini göstermek ile kendini kanıtlamak aynı şey değildir.
Kendini gösteren insan der ki:
“Ben buyum.”
Kendini sürekli kanıtlamaya çalışan insan ise aslında şunu sorar:
“Sizce yeterli miyim?”
Aradaki fark küçüktür ama önemlidir.
Birinde insan kendi merkezindedir.
Diğerinde kendi değerinin kararını başkalarına bırakmıştır.
Herkes tarafından beğenilmeye çalışan insan sonunda kendi sınırlarını kaybedebilir.
Çünkü herkes seni sevsin diye yaşarsan, bir süre sonra kim olduğunu sen de unutabilirsin.
Bazen büyümek daha fazla insanın seni sevmesi değildir.
Bazı insanların seni sevmemesine rağmen kendin olarak kalabilmektir.
Kimse Görmeseydi?
Belki kendimize zaman zaman çok basit birkaç soru sormalıyız:
Kimse görmeseydi bunu yine yapar mıydım?
Kimse beğenmeseydi bu düşünceyi yine savunur muydum?
Kimse alkışlamasaydı bu başarı benim için yine değerli olur muydu?
Kimseye anlatamayacak olsaydım bu hayatı yine yaşamak ister miydim?
Bu soruların amacı dünyadan uzaklaşmak değildir.
Tam tersine.
Dünyanın içinde kaybolmadan yaşayabilmektir.
Çünkü başkalarının düşüncelerini tamamen önemsememek mümkün değildir.
Zaten gerekli de değildir.
İnsan başkalarını önemseyebilir ama kendisini kaybetmeden.
Beğenilmek isteyebilir ama beğenilmediğinde yıkılmadan.
Görünür olabilir ama görünmediğinde yok olduğunu düşünmeden.
İşte denge burada başlar.
Modern çağ bize görünmek için tarihte hiç olmadığı kadar fazla imkân verdi.
Belki şimdi öğrenmemiz gereken başka bir şey var:
Görünmediğimiz zamanlarda da var olabilmek.
Çünkü beğenilmek güzeldir.
Ama özgürlük, beğenilmediğimiz zamanlarda da kim olduğumuzu bilmektir.
Sonunda mesele kaç kişinin bizi gördüğü değildir.
Asıl soru şudur:
Kimse bakmadığında, biz hâlâ kendimiz miyiz?
İçindeki o görülme ve sevilme ihtiyacını sanal alkışlarla doyurmaya çalıştığın, vitrine koyduğun beğenilen maskelerin arkasında kendi gerçeğini yalnız bırakma zamanını geride bırakma zamanı.
Sorularınız ve bilgi almak için 0531 894 10 18
